






SOUNDGARDEN - "KING ANIMAL" / Seven Four Entertainment
3 yıl önce tekrar bir araya gelen ve müziğe kaldıkları yerden devam edeceklerini müjdeleyen Soundgarden özlediğimiz grunge yıllarını anımsatan yeni albümleri King Animal ile geri döndü. Geri dönüş tabirinin altından hakkıyla kalkabilmek son derece zor olsa da Soundgarden bunu yapabilen ender gruplardan biri olduğunu yeni albümleriyle kanıtlamış oldu. Albümü dinlediğinizde Seattle ayağınıza kadar gelmiş gibi hissedeceksiniz. Tabiri caizse grunge müziğin son kalelerinden biri olarak görülen Soundgarden King Animal ile kült müzik grupları arasında yerini alacak gibi görünüyor. (K.D. )
Soundgarden – “Been Away Too Long”
GARY CLARK JR – "BLAK AND BLU" / Warner Bros.
2011 yılında Bright Lights EP’si çıktığında Amerika'da birçok dergi, Gary Clark Jr'ın Gibson'ın hakkını veren tekniğinden ve açıkhava konseri müziği enerjisinin yüksekliğinden yola çıkarak ortaya çıkan şeyin epey ilgi çekici ve "cool" olduğundan söz ediyordu. Ardından gelen, neredeyse tüm enstrümanları tek başına çaldığı, Amerikan Blues Resrospektifi (misal “Next Door Neighbor Blues”da Mississippi Record Label'larını yad ettiğini söyleyebilirim) havası veren, ama yoğunlukla Texas'ın Redneck gitarcılarına göz kırpan Blak and Blu'da bu övgülerin ne kadar yerinde olduğunu hissettirdi. Üstelik cover’larıyla, Jimmy Hendrix, Gil Scott Heron, Jimmy Reed gibi önemli blues'culara Jack White misali selam durması da artistlik puanını arttırır. Albümdeki tek falsonun vokali ve günümüz blues şarkıları yazmaya pek uygun olmadığından olgunlaşmamış söz yazarlığı olduğu söylenebilir. Fakat konserlerde attığı sololara bakıp bu durumu görmezden gelebilirim. Zaten mesele iyi ya da kötü müzik yapması değil, doğru müziğe yakın olması. (O.Y.)
Gary Clark Jr. – “Ain’t Messin’ ‘Round”
MAC DEMARCO – "2" / Captured Tracks
Montrealli Mac DeMarco'nun bu yılki ikinci yayını ve ilk uzunçaları 2, baştan sona eforsuz bir rahatlık yayıyor. DeMarco'nun yerleşmiş, biraz kırılgan monotonluğuyla anlattığı hikâyeler, 70'leri çağırıştıran enfes, ağır çekim gitarıyla birbirine dolanmış, hayatın bazen aşılmaz tembelliğini ve sorunlarını çekici bir sarhoşlukla dinleyiciye aktarıyor. Albüm baştan sona yatıştırılmış bir havada, şarkılar da yapı olarak basit ve bol tekrarlı bir doğrultuda ilerliyor, fakat DeMarco'nun sözleri ve tekniği, şaşırtıcı bir düsütlük ve gösterişsiz bir atmosfer yakalıyor. 2, günümüz akımlarından uzak bir yerde, kendi dokunaklı köşesinde dinleyenleri bekliyor. (L.A.)
Mac DeMarco – “Ode to Viceroy”
U.S. GIRLS - "GEM" / Fat Cat Records
Dark wave ve ambient sularında kararlılıkla(!) gezdiği ve zaman zaman can sıkan ilk albümünde 90'lar R&B gruplarından"Brandy & Monica"nın "The Boy Is Mine" parçasını coverlayıp şaşırtmış ve şöyle bir sevdirmişti kendini Meghan Remy –nam-ı diğer U.S. Girls. İkinci albüm GEM ise hem darkwave-ambient kabına sığmayıp çok daha geniş bir yelpazeye açılmış bir çalışma, hem de çok daha oturaklı ve kendisinden kaptığımız beklentiye cevap verir nitelikte. Debbie Harry tadında endüstriyel tınılar, lo-fi dokularla karışıyor, az da bir My Bloody Valentine tınısı duyuluyor albümde. İlk parça "Another Color" bir Rosemary's Baby ürpertisi yaşattıktan sonra lunapark gibi bir albümün kapılarını açıyor. "I Don't Understand That Man" , "North on 45", "Jack" derken, evet evet, Remy artık takipte bırakacak işler yaptığını kanıtlıyor. (T.B.)
THE BABIES - "OUR HOUSE ON THE HILL" / Woodsist Records
Vivian Girls'den Cassie Ramone ve Woods grubunun basçısı Kevin Morby'den oluşan The Babies'in ikinci albümü Our House On The Hill, bol gitarlı, iki dakikalık, güneş gözlüğü takmış parçalardan oluşuyor. Garaj rock'un Amerikan geleneğiyle kesiştiği yerde doğan bu şarkılar, oldukça sade ve umursamaz vokaller önderliğinde ilerliyor; albümün tamamı da 90'ların alternatif sesleriyle orta Amerika'nın düz, ıssız coğrafyasını andrıyor. Grup, burada çıkış albümlerinden daha dolgun bir ses yakalıyor ve The Babies ilk defa yan-proje sıfatından sıyrılarak kendini bulmaya başlıyor. Albümün son anları ve artan akustik dakikalar herhangi bir işaretse, bir sonraki albüm oldukça heyecan verici bir numara olacak. O zamana kadar da üyelerin diğer gruplarını sevenler, eski usül, gitarlı şarkılara özlem duyanlar çekinmeden kulak verebilir. (L.A.)
DEFTONES - "KOI NO YOKAN" / Reprise
Deftones ve müziği hakkında bu kadar sene sonra konuşmak ve bunları demek çok acı belki ama grubun eski bir hayranı olarak bu albümle kendilerinden iyice umudu kesmiş durumdayım diyerek bu mükemmel albüm kritiğine başlamak isterim. 2008 yılında geçirdiği araba kazası yüzünden komaya giren ve ne yazık ki hala tam olarak iyileşememiş olan basçıları Chi Cheng gruptan uzak kaldığı süre içerisinde grup 2 tane albüm çıkardı. Bunlardan ilki Diamond Eyes idi ve o albümde bile tutunup sevebileceğim birkaç parçaya rastlamıştım. Fakat bu yeni albüm ile ilgili ne yazık ki aynı şeyleri söylemek çok zor. Özellikle artık bestelerin giderek vasatlaştığını ve grubun git gide eski heyecanını kaybettiğini söyleyebiliriz; en azından ben kendi adıma söyleyebilirim sanırım izninizle. Ve ilginçtir ki, buradan aslında Chi Cheng'in grup için ne kadar önemli bir eleman olduğunu fark edip düşünmek çok da zor olmasa gerek. Bütün hayranlardan daha fazla küfür yemeden gene de kararı size bırakarak köşeme çekilmek isterim. Ne yazık ki ne Chino'nun zorlama hislenmeler içeren vokali ne de o çok sevdiğim davulcularının artık pek de yapmadığı abuk hareketleri yeterli oldu; umarım sizin için farklı olur. (K.A.)
HOW TO DESTROY ANGELS_ - "AN OMEN EP" / Columbia
Trent Reznor’ın başını çektiği How To Destroy Angels_, 2010’da hayat buldu ve ikinci az endüstriyel albümü An Omen_’i de geçtiğimiz günlerde yayınladı. Goya tablosunun steampunk bir versiyonunu andıran albüm, tek başına bir müzik fabrikası olan, ser verip sır vermeyen Reznor’un kafasının içindekilerinin çok azı, ama ihtişamlı. Farklı kafalar yaşamak istiyorsanız mutlaka dinleyin. Trent Reznor ölene kadar albümden albüme, projeden projeye koşacak gibi görünüyor. Yetişmek lazım. (S.U.)
How to Destroy Angels_ - “Ice Age”
THE WILDERNESS OF MANITOBA - "ISLAND OF ECHOES" / Pheromone Records
Daha önce Lake Forest isimli solo albümünü tanıttığımız Will Whitman’ın asıl grubu The Wilderness of Manitoba, Island of Echoes ile indie folk sevenlerinin gönlünü çalmaya aday gözüküyor. Great Lake Swimmers gibi onlar da Kanada’dan geliyor ve müzikleri Band of Horses’dan Kings of Convenience’a, oradan da Fleet Foxes’a kadar uzanıyor, öyle çınlıyor kulaklarda. Harmonik mutluluk verici vokal tınılarıyla birlikte melodik folk gitarlar bütün bestelere sinmiş durumda. “Echoes” başta olmak üzere albümdeki bütün şarkılar başarılı. Çok melankolik olmaması, benzeştiği diğer gruplardan onu ayırıyor. Türkiye’de pek tanınmayan The Wilderness of Manitoba’ya adı geçen grupların dinleyicileri ilgi gösterebilir. (B.Ö.)
The Wilderness of Manitoba – “Morning Sun”
THOMAS KÖNER - "NOVAYA ZEMIYA" / Touch
Thomas Köner pek çok müzisyenden daha eski ve uzun süreden beri istikrarlı bir biçimde varlığını sürdüren bir müzik adamı. Ağustos ayında 11. albümü Novaya Zemlya ile tekrar tüylerimizi diken diken etti. Müzikal olan bu beden her zaman ve ağırlıkta ilhamını doğadan alıyor. Bu yeni çalışmasında ilham Rusya’nın kuzey denizinde yer alan Rus ordusu tarafından kullanılan boş bir coğrafi alandan geliyor. Seyahat esnasında karşımıza çıkan iletişim mekanizmaları, dışsal ve içsel sistemler, ucube bir formda araya geliyor. Kopuk görülen, kendi dünyalarında süzülen müzikseverler burada onlara hitap eden bir müzik dünyası bulabilir. 3 farklı bölümden oluşan ritmik oluşum her dinleyen için değişkenlik sunuyor. Bazıları kaybolurken, bazıları kendini bırakıyor, bazıları ise bir meditasyon havasında gidip geliyor. Tek bir tanımlama mümkün değil. (Z.S.Ş.)
Thomas Köner – “Novaya Zemlya 1”
PETER BUCK - "PETER BUCK" / Missisipi Records
R.E.M.’in dağılması Peter Buck için sebep olmuş. Geçmişte yaptığı etnik müzik etkili Tuatara projesi dışında Hindu Love Gods ve The Minus 5’ın yanına bu yeni çıkan solo albümünü de yerleştirdi. İlk önce plak olarak piyasaya sürülen bu albümdeki şarkıların kısmen R.E.M. ile hiçbir yakınlığı bulunmuyor. Eski dönemin sert R.E.M. garage rock şarkılarından ve psychedelic rock’ın o uçsuz bucaksız yollarından epeyce feyz almış görünüyor. Enstrümanlardaki ve efektli vokallerdeki kirli tonlamalar bu albümün “sleazy garage rock” tarafının en büyük kanıtıdır. Bu yolda Peter Buck yanına Corin Tucker, Mike Mills, Lenny Kaye ve eski arkadaşlarından Scott McCaughey’i alarak devam etmiş. Dinleyiciler albümün ilk şarkısı “10 Million BC” ve “It’s Alright”a bakıpta bunun bir punk/garage rock albümü olduğunu zannetmesin, çok değişik besteler mevcut. (B.Ö.)
Peter Buck – “Nothing Means Nothing”
CRYSTAL CASTLES - "III" / 7 Last Gang Records
Modernize gothic müzik icra etmekte olup yayınladıkları ilk albümle dahi sağlam bir hayran kitlesi edinen Crystal Castles uzun süredir merakla beklenen yeni albümleri (III)’ü yayınladı. Daha melankolik ve daha sert bir albümle karşımıza çıkan grup, kariyerlerinin en olgun albümüyle karşımızda. Önceki albüme göre deneysel sularda yüzen (III) çok beğenilecek bir albüm olmaya aday. (K.D.)
Crystal Castles – “Wrath of God”
PSYCHEMAGIK PRESENTS: "MAGIK CYRKLES" / Leng Records
Magik Cyrkles bir plak koleksiyoncusunun dünyasına açılan pencere. İçerisinde yer alan parçaların çokluğu, farklılığı ve çeşitliliği her dinleyeni yakalayacak nitelikte. Kendi felsefelerine uygun olan parçaları arka arkaya zincirleyen ikili kolaylıkla bir tarza sınıflandırılamayacak bir müziğe imza atıyor. İmkanları dahilinde her müzik fuarını, bit pazarını, internet müzik sitelerini arşınlayan ikili Magik Cyrkles için ciddi bir araştırma yapmış. Sonuç olarak karşımıza belki de görüp asla yüz vermediğimiz plaklardan tek tek cımbızla sökülen ritimler sokulup tekrar bir araya getirilmiş. Uzun geceler kayıt cihazları başında harcanan emeğin meyvesi Magik Cyrkles. Albüm ilhamını cesurca dünyanın her köşesinden alıyor. Toplama çalışmanın ilk bölümünde Psychemagik değneği ile dokunulan parçaların yorumlarını dinlerken ikinci bölümde parçaların orijinal hallerini dinliyorsunuz. İki saat sınırını zorlayan albüm müzikal zihin açıcı özelliğe sahip. (Z.S.Ş.)
BRIAN ENO - "LUX" / Warp Records
2005'te çıkan Another Day on Earth'den beri Eno'nun ilk solo albümü olan ve orijinal olarak bir ses enstalasyonu için hazırladığı, dört parçadan oluşan 75 dakikalık Lux, efsanevi ismin zarif dokunuşlarıyla, havada kibarca asılı kalan melodik denemelerden oluşuyor. Tam olarak nerede başlayıp bittiği belli olmayan parçalar, hafifçe çalınan berrak bir piyanonun eşliğinde başlıyor. Yavaş yavaş yaylar, elektronik unsurlar, bolca da reverb katılıyor işin içine ve “Lux 3”e gelindiğinde en dolgun haline ulaşıp, “Lux 4”un sade güzelliğinde, ışık saçan bir sona ulaşıyor. Albüm Eno'nun tüm çalışmaları gibi ciddi bir dikkati hak ediyor, ama gözlerinizi kapayıp gitmesine izin verirseniz de sesler berrak, su gibi akıyor. Uykudan uyanmak gibi… (L.A.)
TIFT MERRITT - "TRAVELLING ALONE" / Yep Roc
Moda kaygısı taşımayan ve popüler melodilere yelken açmayan bir alternatif country sanatçısı Tift Merritt. İlk albüm Bramble Rose’daki “Virginia, no One can Warn you” ile ilk çıkışını country listelerinde gösterdi ve şansı açıldı. Sesindeki ve söyleyiş tarzındaki Emmylou Harris tınıları çok belirgindir. Sonradan gelen Tambourine ve Another Country albümleriyle de kitlesini oldukça genişleten Merritt, Travelling Alone’da country tınılarını bir parça geriye taşıyıp biraz daha alternatif melodilere kucak açmış gözüküyor. Country müzik listelerinde de çok başarılı olan bu kayıt son dönem country/folk eserlerinin en iyilerinden birisi. Bu tarz müzik seviyorsanız ve ucundan kıyısından indie folk –Iron & Wine’ın desteklediği düşünülürse- dinliyorsanız bu Amerikalı kadının söyledikleri size hiç yabancı gelmeyecektir. (B.Ö.)
Tift Merritt – “Travelling Alone”
VITALIC - "RAVE AGE" / 101 Distribution
Elektronik müziğin heavy metal ruhuyla birleşmesinden doğan Rave Age, Vitalic’in beşinci ve en törensel albümü. Hip hop, techno, dark ambience, dans ve dehliz, albümü tanımlayan kelimler. Albümün en gaz yanı, bir yerinden albüme bulaşmış olan Rebeka Warrior ve baslar için yaratılmış sesi. Sizi bir sonraki parçayı dinlemek isteyecek kadar canlı tutuyor, öte yandan kafanızın içinde de gizemli bir kakafoni yaratıyor. Trip gibi… Rave Age, adından mütevellit delilik çağı... (S.U.)
MATTHEW DEAR - "BEAMS" / Ghostly International
Beams albüm olarak Matthew Dear’ın bir önceki çalışmasına kıyasla daha açık ve aydınlık bir dünya yansıtıyor. Black City’den çok farklı bir yerde olmayan Beams adeta ikinci bölüm olarak sanatçının arşivinde yerini alıyor. Periyodik olarak tekrarlanan bas ritimleri üzerine serpiştirilen disko ritimleri nostaljik atmosferi benimserken aynı zamanda yeni bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Katmer katmer melodik ritimler ile bezenmiş olan albümü dinlemesi oldukça keyifli. Her kulağın yakalayabileceği, kendine hitap eden besteler bu albümde kendilerine yer buluyor. Belli kalıplara sokulmaya çalışılan prodüktörlerin gerçek anlamda müziği bir yere taşıdıkları yine ortaya çıkıyor. Beams bunun yaşayan en son örneği. (Z.S.Ş.)
TREY ANASTASIO - "TRAVELER" / Rubber Jungle
Bir sürü müzik türünü bir potada eritebilen eşsiz gruplardan birisi olan efsanevi topluluk Phish’in asıl has adamından bahsediyoruz, Trey Anastasio. Bugüne kadar çok fazla solo albümü çıkmadı, fakat jam rock’tan tutun progressive rock, jazz, pop, funk, fusion, alternatif işlerden deneysel takılmalara değin her şeyden feyz almış bu müzisyen Traveler albümünde yine bildiği yoldan şaşmıyor. Bu sefer fazla sert olmayan funk öğeli besteler ile rock’ın saf hallerini önümüze sunmuş. Fazla dumanlı bir hayat yaşayan Anastasio’yu, özellikle Phish hayranları çok beğeniyor ve konserlerde kendisinden geçiyor. Traveler albümü belki çok fırtına koparmayacak ama yine de doğru yere doğru zamanda ulaştığı kesin. (B.Ö.)
MY DYING BRIDE - "A MAP OF ALL OUR FAILURES" / Peaceville Records
Belki de birçoğunuzun müziğini tam olarak bilmediği ve isminden dolayı çok leş bir gothic metal grubu zannettiği My Dying Bride neredeyse 20 senedir kötü bir albüm yayınlamadı ve bu onbirinci albümleriyle de bu geleneği bozmadılar. Hatta grubun bir çok hayranına göre uzun zamandır yaptıkları en iyi işlerden birine imza attılar. Tabii ki gothic bir yanları var ama illa ki bir tür karmaşasına gireceksek onlardan bahsederken “doom” kelimesini kullanmamız gerekebilir. Bu kadar senedir nasıl böylesine güzel vokal ve gitar melodileri yazdıklarıysa asla anlayamayacağımız bir sır olarak kalacak gibi gözüküyor. İçinde bol bol hüzün, romantizm, nefret ve karamsar duygular barındıran ağır bir kış senfonisi isterseniz ve “metal hariç ne olsa dinlerim” diyen türlerden değilseniz şiddetle tavsiye edilir! (K.A.)
My Dying Bride – “Like a Perpetual Funeral”
PRINCE RAMA - "TOP 10 HITS OF THE END OF THE WORLD" / PAW TRACKS RECORDS
Taraka ve Nimai Larson kardeşlerin göz kamaştırıcı hikâyelerinin yanına cuk diye oturan mahşer günü konseptli albümleri, Top 10 Hits for the End of the World, sağlam, yaratıcı ve çılgınca eğlenceli bir synth-pop serüveni. Burada 21 Aralık 2012'de gelmiş olan kıyamet gününde ölen, aralarında Alman mimarlar ve protesto grupları bulunan, 10 hayali grubun parçalarına yer veriliyor. Kardeşlerin farklı farklı isimleri canlandırmasına rağmen, tüm şarkılar 80'ler pop'undan esinlenen, psikedelik bir havadan nasibini almış, ortak bir noktadan sesleniyor. Prince Rama'nın muhteşem ritimleri ve müziğinde Doğu'nun etkisi kendini göstermeye devam ederken, buradaki şarkılar grubun diğer çalışmalarına kıyasla daha kolay, daha ulaşılabilir. Daha önce grubun yapısından çekinenler, hiç zorluk çekmeden cazibelerine kapılabilir. Kesinlikle sesinin sonuna kadar açılıp dansederek dinlenmesi gereken, rüya gibi bir konsept albüm. (L.A.)
Prince Rama – Blades of Austerity
UNTHANKS - "DIVERSIONS VOLUME THREE-SONGS FROM THE SHIPYARDS" / Rabble Rouser Music
Farklı sanatçılardan aldıkları ilham sonucu bir müzikal zincir gerçekleştiren Rachel ve Becky Unthank kardeşler, Ekim sonunda karşımıza bu halkanın üçüncü bölümü olan Diversions Volume Three – Songs From The Shipyards ile çıktı. Adından da anlaşılacağı gibi burada Unthanks’ler kendi yollarından sapıyor. Özgün bestelerin yanı sıra kendi orijinal aranjmanları ile bu albümde tersanelerde söylenen folk bestelerine kulak misafiri oluyoruz. Britanya’nın tarihinde önemli bir yere sahip olan tersanelerde çalışanların her döneme özgü, kendi aralarında oluşturdukları besteleri araştırıp günışığına çıkartan Unthanks kardeşler oldukça başarılı bir çalışmaya imza atmış. Tyne, Tees ve Wear kentlerinde yer alan tersaneler üzerine çekilen bir belgeselin müziği olan Diversions Volume Three – Songs From The Shipyards kendi başına ayrı bir albüm karizmasına sahip. (Z.S.Ş.)
SERA CAHOONE - "DEER CREEK CANYON" / Sub Pop
Sera Cahoone eski bir Band of Horses elemanı, grubun ilk albümünde davul çalmışlığı vardır. Kendisi aynı zamanda country/folk etkileşimli bir indie folk şarkıcısı. Müzisyen bir aileden gelmesi ve bestelerinin indie folk tanımı içerisinde lo-fi gibi tanımlamalara uğraması da cabası. Daha genç yaşında hem de üçüncü albümünü çıkardığı bu zamana dek Son Volt, Lucinda Williams, Band of Horses ve Okkervil River gibi isimlerle turlaması da takdire şayan. 2005 yılında gelen ilk albümü sakin bir folk albümüydü, son çıkardığı Deer Creek Canyon’da ise pek fazla değişikliğe gidilmemiş gözüküyor. Akustik pasajlar, banjo ve türevi enstrümanlarla Amerika kıtasının ve kendi iç dünyasının hikâyelerini sunmuş dinleyenlerine. Ancak albüm çok geleneksel bir müzik ihtiva etmiyor. Band of Horses, Beth Orton dinleyicilerine şiddetle tavsiye edilir. Kendisinden bir “Naked” mutlaka dinlenmeli. (B.Ö.)
Sera Cahoone – “Deer Creek Canyon”